Eğitimde Görünmeyen Yük: 450 Öğrenciye Bir Rehber Yeter Mi?

Erken çocukluk dönemi, bireyin karakterinin ve değer dünyasının şekillendiği en kritik evrelerden biri. Bahçeşehir Koleji tarafından düzenlenen “Erken Çocuklukta Aile, Okul ve Değerler Sempozyumu”, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Sempozyumda yapılan değerlendirmeler, eğitimin yalnızca akademik başarıdan ibaret olmadığını, asıl meselenin “iyi insan yetiştirmek” olduğunu ortaya koydu.

İbrahim Taşel, eğitimin merkezine etik değerlerin yerleştirilmesi gerektiğini vurgulayarak dikkat çekici bir noktaya değindi: Bilgi öğretmekten çok daha zor olan, doğru değerleri doğru zamanda kazandırmak. Bu yaklaşım, eğitim sisteminin temel hedefinin yeniden düşünülmesi gerektiğini gösteriyor.

Ancak bu hedefin önünde ciddi yapısal sorunlar bulunuyor. Bunlardan en çarpıcısı ise rehberlik hizmetlerindeki yetersizlik. Devlet okullarında yaklaşık 450 öğrenciye bir rehber öğretmenin düşmesi, bireysel takibi ve psikososyal desteği neredeyse imkânsız hale getiriyor. Bu yükün hafifletilmesi, yalnızca eğitim kalitesi için değil, çocukların ruhsal gelişimi açısından da kritik önem taşıyor.

Taşel’e göre çözüm, sadece okul içinde değil; aile ve toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluk almasıyla mümkün. Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması da bu sürecin önemli bir ayağı olarak öne çıkıyor. Türkiye’de bu alanda ilerleme kaydedilmiş olsa da hâlâ çocukların yaklaşık yüzde 15’i sistemin dışında kalıyor.

Sempozyumda dikkat çeken bir diğer önemli değerlendirme ise Bayram Özer’den geldi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Prof. Dr. Özer, eğitimin sadece okul duvarları içinde gerçekleşmediğini vurguladı. Çocukların, okulda öğrendiklerini dış dünyada gözlemledikleri davranışlarla pekiştirdiğini belirten Özer, günlük hayatın da bir eğitim alanı olduğunu ifade etti.

Bu bakış açısına göre mahalledeki esnaf, servis şoförü ya da bir dükkân sahibi de çocuklar için birer “öğretmen”. Trafik kurallarına uymayan bir yetişkinin, sınıfta verilen eğitimi gölgede bırakabileceğini söyleyen Özer, çevresel rol modellerin önemine dikkat çekti. “Her dükkân bir sınıf” yaklaşımı, eğitimin toplumsal bir süreç olduğunun altını çiziyor.

Öte yandan uluslararası eğitimde de dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Remzi Kalafat’ın paylaştığı verilere göre, Almanya üniversiteleri 2025/26 kış döneminde 420 bin uluslararası öğrenciye ulaşarak rekor kırdı. Düşük maliyetli eğitim, yaşam giderlerinin görece erişilebilir olması ve mezuniyet sonrası iş arama imkânı, ülkeyi cazip kılan başlıca faktörler arasında yer alıyor. Türkiye’den yaklaşık 20 bin öğrencinin Almanya’yı tercih etmesi de bu ilginin somut bir göstergesi.

Tüm bu veriler, eğitimin yalnızca sınıflarla sınırlı olmadığını; rehberlikten toplumsal role, yerelden globale uzanan çok katmanlı bir yapı olduğunu gösteriyor. Ancak bu yapının sağlıklı işlemesi için en temel adım hâlâ aynı soruya dayanıyor: Bir rehber öğretmen, yüzlerce öğrencinin yükünü gerçekten taşıyabilir mi?